...

Kendi içimdeki kuraklığın esiri olmadan,gözümden yüreğime süzülen ufacık bir yaşın bile harikalar yaratmasını bekler durumdayım.Peki ama bu yaşın kaynağımıdır kuraklığın sebebi,yoksa kuraklık yüzünden gelme ihtiyacı duyan,o ufacık damlanın kendisimidir...
İnsan mıdır düşünebilen ve hissedebilen,yoksa düşünceler ve hislermidir kendini hissettiren.O kadar zor bir soru ki..Ama yinede en güzel cevap,hislerin bizi hislendirdiğidir.Eğer insan hissedebilen olsaydı,bunu yaşamadanda yapabilirdi.Her yemeğin tadını yemeden bilmek,her güzelliğin ve kötülüğün doğurabileceği hisleri yaşamadan bilebilmek...
Ne kötüdür istemeden sadece anlamak,öğrenmek için birşeyler yaşamak zorunda kalmak..Güzel olansa sadece istisnai olarak güzel duygularla başbaşa kalmaktır.Peki sonu nereye çıkar,bu nasıl derstir,nasıl bir problemdir ki cevabından yola çıkarak başka problemleri daha kolay çözelim..Demekki cevaplanması gereken problem,yaşananlar değilde doğurduğu sonuçlardır.
Cesaret,kötü şeyleri aşıp güzel birşeyle karşılaşma duygusunun verdiği haz mıdır,yoksa daha fazla güzelliğinin olabileceğini düşünerek yeni kötülüklere,umutsuzluklara,çaresizliklere,hayat kırıklıklarına doğru tekrar yola çıkabilmek midir...
Gerçeklik dokunmak,tatmak,görmek değildir,ufacık bir duyguyu gerektiği gibi hissedebilmektir.

22 Ocak 2010 Cuma

...


Gökyüzü daha bir berraktı sanki.Ay,kendini sergilemek istercesine,daha çok yaklaşmış gibiydi.Yıldızlar tek tek sayılmayı beklediklerini çoktan hissettirmişlerdi bile.
O güzel mavi gecenin büyüsüne kendimi kaptırmış,sadece bakıyordum etrafa.Kurumuş ağaç dallarının arasında,ordan oraya uçan ufacık bir kuş ilişti gözüme.Dikkat çekmemesi imkansızdı çünkü o kadar canlı ve parlak renkteydiki...
Ne yaptığını anlamaya çalışıyordum ama bunu sadece hareketlerinden anlamam imkansız gibiydi.Çıldırmış gibi sadece aynı yörüngede uçup duruyordu.Bu kadar güzel bir kuşun böyle ıssız bir yerde bu kuru ağaçların arasında ne işi olabilirdi...
Derin bir nefes alıp,kuru kabuklarının sırtıma batmasına aldırmadan,arkamdaki ağacın gövdesine yaslandım ve izlemeye devam ettim.Sanki tanımak ister gibi her dalı tek tek geziyordu,hepsini gezdikten sonra yine baştan başlıyordu.İyi ama amacı ne olabilrdi ki,böylesine kuru,bakımsız agaçların o güzel kuşa nasıl bir faydası olabilirdi...
Bir ara gözden kayboldu ama çok geçmeden gagasında bir tutam yeşillikle ortaya çıktı.Getirdiği yeşilliği,dallardan birinin üzerine bıraktıktan sonra yine kayboldu ve sonra yine aynı sahne...Uzunca bir süre bu kısır döngüye şahit oldum.
Güneş doğmuştu artık,karanlık yerini gün ışığına bırakmıştı.Güzel kuş artık gitmişti ama tüm gece uğraşıp geride bıraktığı manzara inanılmazdı.Karşımda artık mükemmel bir yeşillik vardı.İnsana büyük umutlar vadeden,imkansızlık kavramını bir anda silip atan güzel bir manzara vardı karşımda.Bir sonraki gece çok güzel olacağı kesin olan,harika bir görüntü.O ufacık kuş yapmıştı bunu.Sadece bir gecede bütün ağaçları yeşertmişti.Dallarına bıraktığı otlar ağaçlarla bütünleşip tekrar can bulmuşlardı...
Artık o kadar güzel umutlarım vardı ki...Ve bunların sadece umut ve hayal olmasını gerektiren hiçbirşey kalmamıştı.O kuru ağaç gövdesine yaslanmak yerine,toprakla bir olmuş güzel çimenlerin üzerine bırakmıştım kendimi ve daha çok şey öğrenebileceğim inancıyla bu gece yine bekleyecektim onu...

...


Çok farklı insan görmüşüzdür,farklı yüzler.farklı karakterler v.s.Hangileri gerçekti?Maddesel olarak gerçekliğini ispatlayabildiğimiz onca canlı...
Materyalizm herzaman duyu organlarının algılayabildiklerini gerçek olarak kabul eder.Bunun tartışmasıda çoğunlukla din konusuyla son bulur.Peki farklı bir açıdan bakılsaydı...Yani gördüğümüz,tanıdığımız herhangi bir insanın gerçekliğini farklı şekilde algılamaya çalışsaydık...
Gördüğümüz,dokunabildiğimiz,sorularımıza,konuşmalarımıza karşılık alabildiğimiz her insan sadece maddesel olarak vardır ama gerçeklik farklı bir kavramdır.Somut varlığıyla soyut varlığını harmanlayıp özümseyemeyen hiç bir insan gerçek değildir.Böyle insanlar sadece vücuduna hükmeden bir beyin ve maddeselliğini oluşturan doku,organ ve sistemlerden oluşmuş basit varlıklardır.Beyin,vücutta herşeyi yöneten,kontrolü elinde bulunduran çok önemli bir organdır doğru ama beynimizede hükmeden bir şey olmak zorundadır.En büyüğünü ıspatlayamadığımız sürece,her zaman daha büyük bir patron vardır.Peki beynimizden daha büyük olan nedir...
Tüm gün boyunca her birkaç saniyede bir göz kapaklarımızı kapatıp açmayı düşünerek yapmayız bunu.Kendiliğinden oluverir ama istediğimiz zaman buna engel olabiliriz.Aşırıya kaçtıkça takıntı haline gelmeside olağan bir durumdur ama burdaki amaç beyinin bizden bağımsız olarak üstlendiği bazı basit görevleri soyut bir isteme eylemiyle kontor altına alabiliriz.Her durum için pek mümkün değildir yada gerçekleşmesi zordur(kalp atışı gibi).Ama gerçek olan birşey vardır ki,bunlar duygulardır.İnsanın soyut bir düşünceyle somut bir maddeye hükmedebilmesi gibi.
Maddesel varlığını,kendi iradesiyle kontrol altına alabilen insanlar gerçektir.Diğer insanlar sadece vardır...

15 Ocak 2010 Cuma

...


O çelimsiz ve kuru ağaç bir anda devasa bir tabiat harikasına dönüşmüştü.Gözlerimi başka bir noktaya odaklamam imkansız olmuştu.Olanlar karşısında o kadar çok etkilenmiştim ki,düşüncelerim sadece ne düşündüğümü ne düşünebileceğimi düşünmek gibi saçma ve anlamsız bir konuyla meşgul oluyordu.Bu dikkatli bakışlar olanları anlayabilmek içinmiydi yoksa çok farklı bir duygunun etkisenden kurtulamıyormuydum...

Gözlerimi biraz kıstığımda sanki bir sima canlanmıştı o büyük ve haşmetli gövdede.Allahım deliriyor muydum,aklımı yitirmek istemiyordum ama bir yandanda kendimi almak,etkilenmemek imkansızlaşmaya daha da yaklaşıyordu...Peki ya şimdi?bu duyduğum seste gerçekmiydi...Evet evet böyle bir sesi uydurmam imkansızdı ama ne diyordu,neden anlamıyordum.Bir taraftan aklımı yitirdiğimi düşünürken bir taraftanda ağaca yaklaşmamaları için ayaklarımı kontrol edemez olmuştum.Her attığım adımla birlikte sesin dahada derinleştiğini kafatasımın her köşesinde hissedebiliyordum.Korkuyor muydum,o yüzden mi gözlerimi kapatma ihtiyacı duymuştum...

Sanırım artık oradaydım.Bunu hissettiren ayaklarımın durması değil,ruhumdaki o korkunç büyüklük ve derinlikteki histi.Gözlerimi yavaş yavaş aralamaya başladığımda vücudumun her köşesindeki farklı duygu ve hisler birlik olup korkuya dönüşüvermişti.İşte bu imkansızdı.Karşımda sadece kupkuru dalları ve çürük gövdesiyle bambaşka bir ağaç vardı.Neden yaklaşmak istediğim herşey bir anda kayboluyordu.Neden hiçbirşey o ufacık umudun yeşermesine izin vermiyordu.Umutlarımı saman alevine çeviren şeyin sebebi neydi ve ben buna neden engel olamıyordum...

Arkamı dönüp gitmeye başladığımda bir an duraksayıp 'neden' sorusunu bir kez daha içimden tekrarlama gereği duydum.Her adımımla birlikte solan onca çiçek ve her çiçekle beraber içimden eksilen umut duygusu...

Yürümem güçleşmeye başlamıştı.Aciz bedenimdeki çaresiz ruhumunda beni terk edeceğini hissine kapıldım.Güçlü olmam gerekiyordu ama yapamadım.İsyankar bir ses tonuyla 'neden' diye haykırdım,sesimin uçsuz bucaksız evrende yankılanmasını isyen bir duyguyla...

Evet bu ses tanıdıktı.Az önce bir anda ölüp giden koca ağaç bana yine seslenmişti ve 'neden' soruma karşılık olsa gerek bana sadece 'SEN' dedi...

14 Ocak 2010 Perşembe

...


Hayallere dalmış düşünürken,hırçın dalgaların kayalara vurmasıyla etrafa saçılan su damlalarından bir tanesinin özgürlüğü yüzüme çarparak sona erdi.Bir an kendime geldim,irkildim...Bir damla su sıçraması değilde,koca denizde boğuluyorum sanmdım.zaten durumumda pek farksız değil diye düşündüm.İyide bir su damlası gibi kendi denizimden kurtulup özgürlüğüme kavuşamaz mıydım...Peki ya benim özgürlüğümde bu kadar kısa sürerse,tadına hiç bakamadan elimden alınırsa ne yapardım,ne yapabilirdim...Bunları şimdi mi düşünmem gerekiyordu,yoksa her zamanki gibi boğulmaya devam etmek mi gerekiyordu...

Zaman ilerledi,hayal değilde düşüncelere daldım bir süre.Bütün vücudumda hissettiğim yorgunluk,ağırlık artık sadece düşüncelerimdeydi.Neden düşünmeden yapamıyordum,neden herşeyi ölçüp tartmak zorundaydım.Korkuyormuydum yoksa yapamayacağımdan çok mu emindim...

Artık zamanı gelmişti.Hiçbir denizde boğulmaya niyetim yoktu,sabrımda kalmamıştı.Bu değildim ben,cesurdum,kararlıydım,istekliydim...Bunları benden alan şeye olacaktı ilk savaşım;çaresizliğe,umutsuzluğa...

Ani bir hareketle kendimi denizin içinde buldum.Yüzüme çarpan o su damlasının verdiği irkilme,kendine gelme hissinin yerini bambaşka bir duygu kaplamıştı içimi.Yüreğime ektiğim umut tohumu ilk filizini vermişti...

13 Ocak 2010 Çarşamba

...


Sis adeta bulutlarda yürüme hissi veriyordu o ıssız ve karanlık sokakta.Saat yine geceyarısını geçmişti ve ben yine nedenini bilmediğim bir şekilde bilinmezliğe doğru yürüyüşe çıkmıştım.Soğuktan üşüyen ellerimi sadece zaman zaman tek gözümün üzerine düşen perçemimi düzeltmek için çıkarıyordum cebimden.Adımlarım ilerledikçe sanki arayışımın netleştiğini hisseder olmuştum ve hissettiğim bu netlik adımlarımın hızlanmasına sebep oldu.Bir ara durup soluklanmak istedim.Sebepsiz bir alışkanlık yüzünden,herzaman olduğu gibi yarısı boş sigara paketi ve kibrit elimdeydi yine.Sigaramı yakmak için,o küçücük kibritin ucundaki baruttan çıkan ateş sanki bir anda sokakla aynı karanlıktaki yüreğimide aydınlatır gibi olmuştu.Bir yudum dumanı ciğerlerime soluduktan sonra,sadece kendi çevresini aydınlatma yeteneği olan sokak lambasının direğinin dibinde tanıdık bir sima gözlerime ilişti...